Dört Kapı Kırk Makam - Hakikat

 

HAKİKAT KAPISI

Hakikat: Yüzeysellikten sıyrılıp, öze dönmektir. Her şeyi Allah rızası için yapıp yüce yaradanı hoşnut etmektir.

Fecr Süresi Ayet 28: “Ey nefis dön rabbine razı etmiş ve edilmiş olarak.”

Ayetteki ifade, Tanrı’nın rızasını kazanmış kulundan, kendisinde razı olduğunu beyan ederek “Dön Rabbine” çağrısıyla “FENAFİLLAH” makamına davet etmektedir.

Fenafillah: Tanrı rızasını kazanmış kulun, kendi varlığını Tanrı varlığında yok ederek onun yolunda kendi varlığından geçmesidir.

Hakikat yolcusu olan kul gerçekliğin en yüksek aşamasına ulaşmak için görünür varlıklardan kopma, sıyrılma anlamına gelen FENAFİLLAH, bir bakıma yalnız Tanrısal olanla yetinmedir. Bu aşamaya ulaşmış salik (yolcu) özünde ve çevresinde sadece Tanrının bulunduğunu kavramış olur. Bu aşamada “Ben” ve “Sen” gibi sözcükler “Birliğe” aykırı olduğundan, ikilik yarattığından geçersizdir.

Özetleyecek olursak fenafillah ölmeden evvel ölmektir.

Tanrısal özde ölümsüz olma durumu “Bekabillah” makamını en güzel şekilde Hallac-ı Mansur (857 – 922) dile getirerek “ENEL HAK” diyerek “Bekabillah-ı” tanımlamıştır. Beka durumunda ulaşan kul, Tanrı’nın varlığıyla var, onun ezeli ve edebi, oluşuyla ezeli ve edebi olur. “Beka Billah” Tanrı’nın kendisidir.

Beka: Sonsuzluk, devamlılık ve baki olan anlamındadır. O makama erişen kişi hakikat-ı kavramış. O’nunla O olmuştur.

Hakikat kapısının makamları ise şunlardır:

1-) Alçak Gönüllü ve Türap Olmak: Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadisinde Hz. Ali Efendimize: “Ebû Türâb” diye hitap etmişti. Ebû Türab’ın sözlük anlamı, yaratılışın ana maddelerinden sayılan dört ana maddeden birisi olan topraktır. Turab olmak, alçak gönüllülüktür. Toprak, her şeyi karşılıksız verir, karşılıksız alır. Her zaman ayaklar altındadır yani en alçak gönüllüdür. Herkes tarafından çiğnenmiş olmasına rağmen kimseye dert yanmaz. Herkese hoşgörü, sevgi ve şevkat ile yaklaşır. Toprak cömerttir, toprak berekettir. Toprak, onunla başlayıp onunla bitmektir.

İnsan da herkesin bastığı  toprak anlamında alçak gönüllü olmalı. Allah’tan gelen her şeyi, gönül hoşluğu ile karşılamalı. Hiçbir zaman teslimiyetten ayrılmamalı. Yine hiçbir vesile kibirli ve benlikçi olmamalı, insanlara yüksekten bakmamalı, malıyla ve bilgisiyle övünmeyerek, hoşgörülü olmalıdır. Herkesin ilmine ve bilgisine, saygı duymalıdır.

 

2-) Kimsenin Ayıbını Görmemek: Hz. Ali Efendimiz, şöyle buyuruyor: “Akıllı bir kimse, önce kendi ayıplarını görür. Kendi ayıbını görmeyen kimse, başkasındaki güzellikleri göremez. Bir kişinin kendi ayıp ve kusurlarını görmeyip, başkalarının ayıp ve kusurlarıyla uğraşması, kötülük olarak ona yeter.

Yine Hz. Ali efendimiz: “Kim kendi ayıbına bakarsa, başkasının ayıbını görmez. Başkasının kuyusunu kazan kimse, oraya kendisi düşer. Kendi hatalarını unutan kimse, başkalarının hatalarını büyük görür. Başkasının gizli hallerini ortaya koyan kimsenin ise kendi gizli ve ayıp halleri ortaya çıkar” buyurarak, bu konuyu veciz bir şekilde anlatmıştır.

Hasan-ı Basri Hazretleri de: “Ey adem oğlu! Sende mevcut olan bir kusur ile insanları kınayıp dururken, kamil bir Müslüman olamazsın. Kamil Müslüman olmak için önce kendi kusurunu ıslah etmelisin, sonra da başkalarının kusurlarını ıslah ile meşgul olman gerekir. Ancak bunu yaptığın zaman Allah Teala’nın has kullarından olabilirsin” buyurmuştur.

Cenab-ı Allah Kur’anda: “Birbirinizin ayıplarını (gizli hallerini) araştırmayın” buyurmuştur. (Hucurat, 12)

 

3-) Elinden Geleni Esirgememek: Bir kimse, halka hizmet, Hakk’a hizmet anlayışı ile tüm yaratılanı sevmelidir. Darda kalanların yardımına koşmalı; bunları yaparken de hiçbir karşılık beklememelidir. Daima haklının ve mazlumun yanında yer almalı, hiçbir vesile adaleti elden bırakmamalıdır.

Hz. Ali Efendimiz, sürekli olarak haksızlıktan kaçınmış, gerek öğütlerinde ve gerekse valilerine gönderdiği genelgelerde iyiliği ve iyilik yolunda savaşmayı önermiştir. Hakk, Muhammed, Ali yolunda ilerlemek isteyen bir kimse de Hz. Ali gibi hareket etmelidir.

 

4-) Tüm Yaratılanı, Sevmek: Bunun için tüm yaratılana bir nazarla bakmak, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek gerekir. Başta insan olmak üzere tüm yaratılmışı, sevgi ve muhabbetle kucaklamalı ve sevmeliyiz. Ayrıca insanların iyi ve üretici yanlarını bulup, onları o yönde çalışmaya yönlendirmeli ve hiçbir vesile onların kusurlarını görmemeliyiz.

 

5-) Tüm İnsanları Bir Görmek: Yetmiş iki millete bir gözle bakmalı. İnsanlar arasında din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmamalı. Her inanç grubunun yaptığına saygı duymalı, hiçbir kimsenin yaptığı ibadeti hor görmemeli ve hoşgörü ile karşılamalıdır. Çünkü Cenab-ı Allah, yapılan ibadetin şekline değil, özüne bakmaktadır.

 

6-) Vahdet-i Vücut ve Vahdeti Mevcut Anlayışı: “Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut” anlayışına göre, Allah’ı bir görmek, yani tek olduğuna inanmaktır. Bir başka deyişle  varlığın tek oluşu, yani kâinatı bir bilme, Hakk ve O’nun tecellilerinden başka hiçbir şeyin hakiki bir varlığı olmadığına inanmaktır. Kısacası; “Lâ Mevcuda İllallah” tır, yani ondan başka mevcut yoktur. Tasavvufta ise Allah’a yakın olma, Allah’a ulaşmak anlamına gelir.

Vahdet-i şuhud ise: Cenab-ı Allah’ın tek olarak görünmesidir, âlemde tek oluşudur. Yani, kesretten vahdete (çokluktan birliğe) dönüş halidir. Vahdet, tekliktir. Şuhud, görünme veya şahit olmaktır. Âlem-i Şuhud ise görünen âlem, yani bu dünyadır.

Özetlersek, Allah’ın tüm varlıklarda görünmesidir. Bu duruma şahit olma, yani her şeyi Allah’ın tecellileri olarak görme halidir.

 

7-) Anlamı Bilmek, Sırrı Öğrenmek: Bunun için, tefekküre varıp, o yüce yaratanın tüm bilgi ve sırlarını müşahede etmek gerekir. Yani, vermiş olduğu nimetlerinin, bu dünyanın tertip ve düzenini, kısacası tüm sırlarının hikmetlerini düşünerek, O yüce yaratanla bütünleşmek gerekir.

Yine bu makamda insan, nefsin isteklerinden kurtulup, tefekküre vararak, “Allah’ın Evi” olarak nitelenen gönül evinde tecelli eden gayba ait bilgilerden haberdar olmaya çalışır, bu gibi tecellilere mazhar olur.

Bu duruma gelerek gönül gözü açılan bir kimse, gayp âleminin tüm bilgi ve sırlarını; kendi iç dünyasında ilham yoluyla sezebilir. İlham, kişinin özel gayreti ve çalışmaları sonunda kendisinde meydana gelen bazı ilâhi hassasiyetlerdir. İlham, hiçbir aracıya gereksinim duyulmadan, Allah’a ait ilâhi mesajların, muhatabın gönlünde zuhur etmesidir.

Muhatap bu ilâhi mesajları, hisseder ve Cenabı Allah’ın kendisine müsaade ettiği ölçüler içerisinde açıklar veya açıklamaz.

 

8-) Seyr-ü Sülüğünü Tamamlamak: Hakikat yolcusu, manevi olgunluğa ulaşabilmesi için Tanrı’ya yapacağı seyrü sülüğü, yani manevi yolculuğu, dört aşamada gerçekleşir:

1. Seyr-i İllallâh (Tanrı’ya yolculuk): Tüm beşeri isteklerden arınarak, Allah’ın iradesine teslim olma.

2. Seyr-i Fillâh (Tanrı’da yolculuk): Tanrısal nitelikleri kazanma, Tanrı’nın  iradesine göre hareket etme.

3. Seyr-i Maallâh (Tanrı ile birlikte yolculuk): Bu yolculuk, kesretten vahdete, yani halktan Hakk’a yapılan bir yolculuktur. Buna vahdet-i vücut denir ve bu makam, her şeyin Tanrısal olmasıdır.

4. Seyr-i Anillâh (Tanrı’dan yolculuk): Bu yolculuk ise, vahdetten kesrete, yani Hakk’tan halka yapılan bir yolculuktur. Burada manevi yolcu, Tanrı’dan tekrar halka dönerek, bireylere, yani topluma hizmet edecektir. Daha doğrusu, ruhlar âleminden, beşeriyet âlemine dönerek, halkı irşat edecektir.

 

9-) Tanrısal Sırları Öğrenmek ve Öğretmek: Tanrı’nın birliğinden, yani ahad (tek) oluşundan haberdar olup, bundan başkalarını da haberdar etmek gerekir. Çünkü Allah, tek bir varlıktır, evrende görünen tüm nesneler, O’nun unsurlarıdır. Nasıl ki, biz bir insana baktığımız zaman onu tek görürüz. Halbuki bu insanın bedeninde elleri, kolları, ayakları, ağzı, burnu, kulakları, kaşları, kirpikleri , saçları vardır. Bedeninin içersinde ise ciğerler, dalak, pankreas, böbrekler ve adını sayamadığımız milyarlarca hücreler ve mikro organizma mevcuttur. Bundan dolayıdır ki Hz. Ali efendimiz, “insan, küçük bir âlem” buyurmuştur. İşte biz, bir insana baktığımız zaman, tüm bu nesnelerin teker teker isimlerini söylemeyiz, bu bir insan deriz. Allah için de O’nun bu âlemde bulunan unsurlarını teker teker söylemeyiz, Sadece “Allah” deriz. Veya: “O, tektir, yani Ahad” tır” deriz. Bunun tasavvuftaki söyleniş şekli “Lâ Mevcuda İllallâh” tır. “O’ndan başka mevcut yok” demektir. Çünkü Cenab-ı Allah, bir kudsi hadiste: “Küntü Kenzen mahfiyyen feahbebtü en u’refe fe’halaktül halk-â Li u-refe” buyurmuştur. Bu kudsî hadisin açıklaması şudur: “Ben gizli bir hazine idim, yani her türlü suretten soyutlanmış bir varlık idim. Bilineyim istedim de tüm yaratıklarla birleşip kendime muhabbet için halkı ve âlemleri halk ettim” buyurmuştur.

Buradaki “halk ettim” sözü, yoktan var etme anlamında olmayıp, Allah’ın kendi zâtını, bir halden bir başka hale dönüştürmesiyle meydana gelme şeklindedir. Hadisin sonundaki: “Li-u-refe” sözü, bilinmektir ve sevgiden beklenen sonuçtur. Yani Allah’ın, hayat, ilim, duyma, görme, söyleme, kudret, irade, meydana getirme, yani yaratma, zuhur, yani görünme ve bunlara benzer sıfatlarıyla birlikte, insana bahşettiği muhabbet ve sevgidir.

Özetleyecek olursak, sudur öğretisine göre, Allah, önce kâinatın tüm bilgi ve sırlarını içerisinde saklayan bir çekirdek idi. O, görünmez alandan, görünür alana çıkmayı diledi de çekirdek çatladı, nur halinde bir ışık oldu. Bu ışık, aynı atom gibi bölünerek, zerre zerre sonsuzluğa yayıldı ve bu zerreler, Tanrı’nın öz cevherinden meydana gelen ruhlar oldu. Sonsuzluğa yayılan bu zerreler, kalp gibi çarpan, ışıl ışıl parlayan evreni meydana getirdiler.

Bu defa o yüce yaratan, kendi güzelliğine, yüceliğine, sonsuzluğuna ve büyüklüğüne, yani O’nun tüm vasıflarına hayran olsunlar diye, bu ruhlara kendi öz cevherinden emanet olarak sıfatlar vererek, onları farka getirdi. Yani görünmez alandan, görünür alana çıkardı ve böylece insanoğlu ve tüm varlıklar yaratılmış oldu. Dolayısı ile kendisi de farka gelmiş oldu, yani görünmez alandan, görünür alana çıktı.

O, yüce yaratan farka gelen bu zerrelere, “elestü bi-rabbiküm?” dedi, yani “ben sizin Rabbiniz değimliyim” dedi. O vakit tüm ruhlar, “evet sen bizim Rabbimizsin, yani yaratıcımızsın” dediler. Böylece Allah’la ruhlar arasında bir “ikrar”, yani sözleşme yapıldı.

İşte, kâinatı kaplayan bizler ve görünür görünmez tüm yaratıklar da dahil, hep bu nesnel evrenin ufaltılmış, toz haline getirilmiş zerre atomlarından başka bir şey değiliz, yani aslında biz oyuz. O ise tüm bu nesnelerin yaratıcısı değil, ta kendisidir.

Bu hususta şu Kur’an ayetlerine bakabiliriz: Bizim emrimiz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir. Bu ayetteki emir, “Kün!”, yani “Ol!” emridir.

Diğer bir ayet ise: Hani Rabbin, âdemoğullarının, bellerinden zürriyetlerini alıp onları, öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz” demişlerdi.

10-) Müşâhede ile Tanrısal Varlığa Ulaşmak ve Hakla Bir Olmak: Bir kimse, müşahede yoluyla, önce İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin ve Hakk’el Yakin mertebelerine vakıf olur. Bunların gerçekleşmesi için:

1. “Akıl” kesin kanıt kullanarak, yani ilim yoluyla; Tanrı hakkında kesin bilgi sahibi olur ve buna “İlm’el yakin” denir.

2. Açıklama ve bilim yoluyla bilme. Allah sırlarının, Hakk yolcusu tarafından müşahede edilmesi, yani, ilham yoluyla görünmesi, “Ayn’el Yakin”dir.

3. Allah’ın ilmiyle ilimlenip, vasıflarıyla vasıflanıp, O’nun iradesiyle Allah’ı aracısız görmek, “Hakk’el Yakin”dir.

Bu sonuncusunun, yani Hakk’el yakin mertebesinin gerçekleşmesi için de en etkili araç, aşk ve cezbedir. Cezbe denen şey ise, insanın şuur ve benliğini yok edip, bir an için Allah’la buluşmasını sağlar, insanı bir an için vuslata kavuşturur, bir an için zerreden bütüne doğru bir akış olur ki, insan bir damla iken deryaya karışır ve bu aşk deryasında yok olur. Bunun kaynağı ise, şekil ibadetlerinden ziyade, sevgi, aşk ve muhabbettir. Bu mertebeye gelen insan, Hakk’el Yakin mertebesine erişerek, kendi özünü bilmiş olur.

Bir insanın, bu mertebelere erişebilmesi için, önce Hakk-Muhammed-Ali yoluna girip, ikrar vermeli ve dört kapı-kırk makamın tüm vecibelerini yerine getirmesi gerekir.

Dört kapının dördüncüsü olan hakikat kapısının makamları yukarıda verilmiştir. Bu kapının on makamını tekmil bilen ve uygulayan bir kimse, gerçek hakikat kapısını tamamlamıştır. Hakikat makamına ulaşan, yaşamını bu inanç ve şartlar içersinde düzene sokan bir kişi, küfrü imana, zorlukları kolaylığa, çirkinlikleri güzelliğe dönüştürebilir ve böylece hakikat ehli sayılır.

Hakikat yolcusu, gerçekte Hakk’a talib olmalıdır. Bunun için de özünü toprak etmelidir. Çünkü toprak, öyle bir nesnedir ki, kendisine ne kadar eziyet edilse, o buna daha bol ürün vererek cevap verir. Üzerine hayvan dışkısı atılsa, o bundan asla gücenmez, aksine daha fazla ürün verir. Bundan dolayıdır ki, hakikat yolcusu bir talip aynı toprak gibi olmalı, küfrü imana çevirmesini bilmelidir.

Hakikat yolcusu olan kimse, kendisini toprak edip, “Marifet” tohumunu bu tarlaya ekmeli. O tohumu, fakirlik, alçak gönüllülük suyu ile sulamalı, rıza orağı ile biçmeli, sabır harmanında dövüp, fark düveni ile yumuşatıp, şark yeliyle savurup, hal değirmeninde un edip, erkân eleğiyle eleyip, irade teknesine koyup, iman tuzuyla tuzlayıp, “muhabbet”le yoğurup, aşk ateşiyle yakıp, gönül fırınında pişirip, “Mürebbi”nin önüne gelmelidir.

Eğer makbul görülüp kabul edilirse, Şeriat, Tarikat ve Marifet makamlarındaki hizmetinin karşılığını görmüş sayılır. Bu kimsenin Hakk katındaki mertebesi yükselir ve böylece hakikate erişerek, kâmil insan olur.

Eğer bir talip, pişmeden, olgunlaşmadan “Mürebbi” önüne gelecek olursa, o pişmemiş ve çiğ bir lokma sayılır. Çiğ lokma da yenmez, insanın midesine zarar verir, lezzeti dahi olmaz. Bundan dolayıdır ki, Hakk, Muhammed, Ali yolunda ve erkânında, çiğ lokma yenmez, çünkü haramdır.

Yaşamında bu aşamaya gelen bir kimsenin, yaptığı her işte doğruluk, düzgünlük, söylediği her sözde kemalât görülür. Bu gerçeğin farkına varamayan kimseler ise, hangi milletten olursa olsun, gerçeği görüp fark edemez ve delâlet içersine düşer.

Kaynak: Ali Rıza UĞURLU

DEDE

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !