Mürşitlik


Alevilikte inanç önderlerine “Dede” denildiğini belirtmiştik… İnanç önderleri, dedelik makamında hiyerarşik sistem ile, el ele, el Hakk’a ilkesiyle; mürşit, pir, rehber olarak görev yaparlar.

 

İnancımızda halka hizmet, Hakk’a hizmettir. Bu nedenle Dede’nin bir yüzü Hakk’ta, diğer yüzü halktadır. Dede, hizmette himmeti bulacaktır. Alevilikte en üst makam mürşitliktir.

Mürşit, Hakk yolunun hizmetçisidir.

”Mürşitsiz yola gitme, insan olayım dersen” diye bir söz vardır.

Mürşit, aynı zamanda; Nebi’nin yerini tutan bir kıymetler bütünü ve taşıyıcısıdır. Peygamber, bütün                 hayatı ve kâinatı temsil eden “güzellikler ve iyilikler bütünü” olduğundan Mürşitlik, onun yolunu sürmektir. Hz. Peygamberin temsilcisi olan ve onun manevi zenginliklerinin varisi sayılan mürşidin; elbette yüceltici, erdirici ve yol gösterici olması gerekir…

Çünkü mürşit olmak demek; Resulullah ve Ehli-Beyt’inin değerler bütününde dirilmek (Sen çıkarsan aradan, geriye kalır Yaradan) demektir. Onların ahlaksal değerleriyle bezenmektir. Kur’an, Allah’a varışı ve Allah sevgisini Hz. Peygambere uymaya bağlamaktadır.

 

“De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Ali İmran 31) Bunun diğer bir adı da teslimiyettir. “Allah ve onun melekleri, peygamberi överler. Ey indirilene iman edenler; siz de onu övün ve kurtuluşa ermek için teslim olun.” (Ahzab 56)

 

Teslim olmanın alt yapısı bilmektir. Bilmenin yolu da bir erdirici mürşide bağlanmaktır. Onun eteğinden el tutmaktır. Peygamberin varisi olan mürşitten el tutmakla, Allah’ta fani olunacağını Fetih Suresinin 10. ayeti bizlere bildiriyor. “O sana bey’at edenler, gerçekte Allah’a bey’at etmiş olmaktadırlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.”

 

Bey’at, Alevilikte “ikrar”(Söz vermek) dır. Tasavvufta da mürşide bağlanmaktır. İkrarla mürşide teslim olan kişi, aynı zamanda onun kişiliğinde Hz. Peygambere teslim olmuş gibidir. Çünkü mürşit, peygamber vekilidir. Hz. Peygambere teslim olanın da yani onunla bey’atlaşanın Mürşide olan teslimiyeti, tasavvufi açıdan ikinci doğumudur. Buna “viladet-i sani” (ikinci doğum) veya manevi doğum denir. Hz. İsa “İkinci kez doğmayan, göklerin melekütuna giremez” diye buyuruyor. Kur’an’da ise “Yeryüzünde dolaşın ve Allah’ın yaradılışa nasıl başladığını seyredin. Daha sonra Allah yeni bir yaradılış inşa ediyor.” (Ankebut 20)

 

İşte görüldüğü üzere bu ayet ikinci doğumla ilgilidir. İnsan, dünya âlemine, ana rahmi denen hazırlayıcı ve koruyucu bölgeden geçerek gelir. Bu olayın meydana gelebilmesi için şu unsurlar gerekir;

 

*Dölleyen unsur; Baba

*Koruyup besleyen unsur; Anne

*Koruyup beslenmenin mekânı; Rahim

 

Bu bilinen tarafıyla birinci doğumdur. İkinci doğumda ise bu unsurların yerini neler alacaktır? Dünya; Rahmin yerini alacaktır.(Atmosferi incelersek, Rahim sıvısıyla aynı fonksiyonda olduğunu görürüz. Rahim bir kişiyi, atmosfer çok kişiyi koruyor.) Ana ve baba da öğreticiliğiyle mürşittir. Mürşit, ilim deryasın da yüzdürecek, bilgiyle diriltecektir. Mevlana; “Mürşit sütü, ölünün ağzına değil, gönlü diri olan, müridin ağzına koyar. Mürşidin memesinden süt çıksa da ölünün bundan nasibi olamaz.” diye buyuruyor.

 

İşte bu manevi doğumdan meydana gelenlere “yol evladı” denir. Tıpkı Hacı Bektaş Veli’nin mürşitliğinden nasiplenerek, “Bektaşi”liğin meydana çıkması gibi. Yine Alevi anne ve babadan meydana gelenlere de “Bel evladı” denildiği gibi. Mürşit evlad-ı Resul, seyyid-i saadat  (Soyu Hz. Peygambere çıkan) olmalıdır.

 

Mürşit için; “Bir silsile ile Hz. Peygamber’e bağlanma keyfiyeti, mürşit ile Hz. Peygamber arasında manevi bir bağında en büyük alameti veya göstergesidir.” “Bilimsel eriş ve oluş mertebesi ne kadar kuvvetli olursa olsun, yine de irşat mertebesi değildir.” (Bursalı İsmail Hakkı Hz.) Mevlana da; “Bilim seni senden almıyorsa, bilgisizlik bu ilimden yüz defa daha iyidir,” diyor.

 

Evet, Hz. Peygamber’e varis olmak, kuru bilgi aracılığıyla olmuyor. İlim, evet şüphesiz gerekli ve şarttır; ancak yeterli değildir. Bunun yanı sıra İrfan da olmalıdır. Ünlü matematikçi Pascal; “Bana filozofların tanıttığı Allah değil, Peygamberlerin tanıttığı Allah lazım.” diyor.

Kenan Rifai de; “Yüzünü görmek için bile bir aynaya muhtaç olan insan, iç yüzünü görmek için, gönlü Hakk’la cilalanmış bir rehbere nasıl muhtaç olmaz?” demektedir.

 

Hz. Peygamber, sürekli, ideolojilerin üstünde, mayası ve yapısı temiz bir insan aramıştır. Buyuruyor ki:

“Sizin, putperestlik devrinde yapısı temiz olanınız, İslam devrinde de öyledir. Çünkü insanlar madenlere benzerler.” (Y. N. Öztürk, Allah ile Aldatmak,)

 

Evet, inanç ve ideoloji, “maden”e belli bir ölçüde şekil verebilir, fakat özünü değiştiremez. İnsanı, insan yapanda bu özdür. Peygamber ailesine tabi olmak içinde cevher gibi saf ve temiz olmak, öz olmak gerekiyor.

“Safiyet (saf, temiz), öz derken anlamamız gereken nedir?

Mürşit  bu hale bürünmelidir ki,  temsil ettiği topluma öncülük edebilsin. Çünkü peygamberin varisidir. Bu konuyu tasavvufi açıdan biraz açacak olursak:

İnsanın kendi öz nefsinde, beşeriyetten Ulûhiyet’e (Allahlık sıfatı) doğru yaptığı yolculuk, insan-ı kâmil kavramının sınırları içerisinde gerçekleşir. Buna seyr-i sülûk (Gerçek varlığa ulaşmak için yapılan yolculuk) denir. Tasavvufta zikredilen insanın kendinden kendine ya da kendi dışından kendi içine, kendi beşeriyetinden, seyr-i sulûk yoluyla, Ulûhiyet’e bir yolculuktur, kemale doğru seyahattir.

Reşit (akıllı, aklını kullanabilen) olmak, nefs mertebelerinden nefs-i Mutmainne (iyilikle, kötülüğü ayırt eden, kendinden emin olan insan) yi işaret eder. Nefs-i Mutmainne olmazsa bir insanın reşit olmasından bahsedilemez. Ondan önceki safhalarda (Nefs-i Emare (kötülükler içinde olan insan) de, Nefs-i Levlame (Kötülükten sonra kınayarak insanı huzursuz eden) de, Nefs-i Mülhime (ilham alan insan) de insanlar kendilerinden, bilgilerinden, keşiflerinden emin olmadıkları için, daha doğrusu o kapılardan geçip o hallerle muhatap olmadıkları için, irşada memur olamazlar. (Bilindiği gibi nefs yedi aşamalıdır) Onlar da kendilerinde irşada yönelik bir yetki, bir hâl görmezler. İçsel bir manevî talepte bulunan insanlara, bilgi vermeye kalkışırlarsa  vesveseye düşerler.

 

İnsanın kendi bilgisinden ve hâlinden emin olmadığı durumlarda irşat görevi söz konusu değildir. Dolayısıyla irşat Nefs-i Mutmainne’de, yani kendinden emin olan nefste başlar. Bu da Peygamberliğin birinci makamıdır.

Hz. İmam Ali: veliyullah’tır.

Velâyet (velilik, ermişlik,  Hz. Ali’nin makamı) mertebeleri de aynı yolu izler. Velâyet bu işin özüdür. Nübüvvet, velâyet, risalet iç içe ve birlikte olan kavramlardır. Dolayısıyla reşit dediğimizde, ilmiyle maruf, ilmini ve irfanını ortaya koyabilecek güçte ve bunun keşfinde, zevkinde olan, yani nefs mertebelerinden (aşamalarından) geçerek, kâmil olmuş bir insanı anlıyoruz.

 

Kâmil insanın en belirgin özelliği, Peygamberlerde de zuhur etmiş ilahi sıfatların bütünüdür. Bunları açıklayalım:

 

İlk olarak; Âdem “Safiyullah (saf, tertemiz) tır. Yani Nefs-i Sâfiye üzre (arınmış) olarak gelmiş, eline, diline, beline hâkim bir insandır. Onun nefsinden emin olunur. (Başlangıçta da “Bebek hâli”dir.)

 

İkinci olarak; Nûh “Naciyullah” olup (kurtululuşa ve huzura kavuşmuş)  putlarından arınmıştır. ( Bundan ötürü Naciyullah da denir; “Fırka-i Naciye” deyimi buradan gelir, gemiye binen kurtulur.)

 

Üçüncü olarak, İbrahim Halilullah (sadık dost) tır. Yani o insanla dostluk yapılabilir, maddi ve manevi olarak ona güvenilebilir. Bu insan bir aynı zamanda ilahi bir dosttur. İlahi dost derken, sadece dinin dış manasında kastedileni, anlamak doğru değil. Onun birde iç manası, irfâniyet ve zevk manası vardır. Bu iç manada o insanın Allah’tan başka kimseye boyun eğmediğini bütün kâinatla bir bütün, bir vücut olduğunu ve sevgisiyle şefkatiyle, evreni kapladığını anlamak icap eder. Böyle bir insanla dost olmak, yani bu hâle bürünmek o dostluk libasını giyinmektir.

 

Dördüncü olarak Mûsa “Kelimullah (ilim sahibi) tır. Yani kelâmı bilen, ilim sahibi olan bir insandır. İlim sahibi olmayanı, boş sözlerle insanları meşgul eden bir kişiye reşit diyemeyiz, dolayısıyla mürşit diyemeyiz. İlim; yol göstericiliğin, yani tasavvufun kelâma getirilmesinde olmazsa olmaz bir ilkedir.

 

Bir de ilmin özünü, hâlini, ruhaniyetini giyinmek gerekir. Kitaplar hepsini yazıyor. Kuru ilimle ağzı lâf yapan birisi de bütün bu sözleri arka arkaya söyleyebilir. Ama eğer hâlini yaşamışsa, giyinmişse, ilmini hâle çevirmişse o insan yine de “reşit” değildir. Başka insanları irşat edemez, onlara mürşit olamaz.

“Bunun en belirgin sembolü nedir?” diye sorarsanız, İsa’dır.

 

İsa “Ruhullah”tır. Bu söz Kur’an-ı Kerim’de bir ayettir, biliyorsunuz. İsa Ruhullah’tır dediğimizde, konuştuğu sözün ruhunu giyinmiş, ilminin hâli, ruhu onda mevcut, o hâle bürünmüş anlamına gelir. Kuran-ı Kerim’de açıkça “İsa Mesih”tir, Allah onu Rûh-ül Kudüs’le desteklemiştir” deniyor. Ve başka bir ayette de kendisinden “Ruhullah” diye söz ediliyor. Dolayısıyla İsa’nın Ruhullah olması Kur’an-ı Kerim kaynaklıdır. Bu niteliklerin yalnızca İsa, Musa, İbrahim, Âdem için söylenmiş olmadığını, Allah dostlarında da ortaya çıkmış olan bu vasıfların, insan-ı kâmil olma yolunda giyinilmesi gereken sıfatlardır. İsa Ruhullah’tır dendiğinde, ilmini kelâmında, dostluğunu ve safiyetini de kendinde oluşturduktan sonra, sözünü o hâl ile Ruh-ül Kudüs biçiminde, karşısındaki insana aktarabilecek, haliyle bilgisini aynı anda verebilecek bir düzeye gelmiş demektir.

Peki, bu yeterli midir? Değildir. Öyleyse ne gerekir? “Hubb” gerekir.

 

Muhammed “Habibullah (sevgili) tır. Hubullah; Allah sevgisidir. Bu sevgi anneyle bebek arasındaki ilişkiye benzetilir. Hiçbir beklentinin olmadığı, salt şefkat, merhamet ve öz sevgidir. O yüzden; “Muhammed Habibullah’tır” kavramıyla bu süreç kemal noktasına ulaşır. Bu nitelikler bir Mürşid-i Kâmilin işaretleridir.  (Metin Bobaroğlu, Dinle Ney’den, İstanbul 2004, Ayna yay.)

 

Mürşit; safiyetiyle, irfaniyetiyle, aşkıyla, menfaatsiz, riyasız, dürüst ve saygılı olan olgunlaşmış insanın adıdır. İlahi sıfatların kendinde tecelli ettirendir. “Tanrı, yeryüzünde halife yaratacağım dedi ve insanı halk etti” ayetinin gerçeklemesidir.

 

 

Hz. İmam Ali; “La Feta İlla Ali”dir. Yani, kendini fetheden, kendini bilendir.   Mürşitte kendini fethedip, kendini bilen olmalıdır.

 

“Mürebbim (yol gösterici) olmasaydı, Rabb’imi bilemezdim” diyor Peygamberimiz.

Yol göstericisinin de vasıfları böyle olmalıdır.

Toparlayıcı, birleyici olmalıdır.

Yani gerçek bir benzetmeyle, Deniz gibi olmalıdır.

Tasavvufta DENİZ; Tevhidin simgesidir. Birlik gayesini güden bütün küçük sular, dört bir yandan akıp denize ulaşırlar veya denize ulaşma gayretindedirler. İşte mürşit de böyle toparlayıcı, yönlendirici, birleyici ve arıtıcı olmalıdır.

 

Alman düşünür Nietzche; “ İnsan kirli bir nehirdir. Kirli bir nehri kirlenmeden içine alacak kadar mükemmel olmak için deniz olmak gerekir.” diyor.

 

Evet, deniz kirli suları da alır ve duru yapar. Mürşit de deniz gibi olmalıdır. Olabilmesi için de “İnsan-ı Kamil” vasfını kazanmalıdır. İnsan-ı kamil ise, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. “Ruh Rabbimin emri cümlesindedir.” (İsra 85)  Ayeti Kuşadalı’ya göre; Mürşidin yüzüdür. “Rabbinize yönelin” emri, bir mürşit aracılığı ile Allah’a gitmeye çalışın, demektir.

Kuşadalı,  mürşidi tanımlarken şöyle diyor; “Onun taşıdığı sırrın adı çoktur;  Sırrullah  (Allah’ın sırrı)  Sırrı Resulullah  (Allah Resulu’nun sırrı)  Sırrı Beytullah (Allah’ın evinin sırrı ). Bu sırlar, Âdem peygamberden, Hz. Peygambere ve ondan da bizim pirlerimize geçerek devam edecektir.”

 

Büyük sufi bilgin Muhyiddin Arabî de:

 

-Marifet haline gelmeğe yeteneği olan kişinin, kendi hakikatini anlaması ne şekilde olur?

-Ona gerektir ki; kendi hakikatine vakıf bir arif bula. Onu bulduktan sonra, candan gönülden bağlanıp, huylarını huy edine. İrfan sahibinin aslını bulabilmesi için,  bu yolu tutması gereklidir.”

 

Kur’an; “Ona götürecek vesileyi (Mürşidi) arayınız,” (Maide 35) diyor. Yani; Beni bulmuş kullarım vardır. Bana varmak dilerseniz onları izleyiniz. Onlar; size vesile olup, bana ulaştırır. Öyleyse kişi, o zatlara hizmet edip, kendini bulabilir.  Nereye gittiğini anlayıp, bulunduğu makamı sezer.”

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !